Biyografi

Eric Hoffer Kimdir? Evi nerede? Nerede oturuyor?

Eric Hoffer kimdir?, Eric Hoffer kaç yaşında?, Eric Hoffer evi nerede?, Eric Hoffer nerelidir? Eric Hoffer ev adresi?, Eric Hoffer kaç yaşında?, Eric Hoffer nerede oturuyor?, Eric Hoffer nerede yaşıyor? gibi sorularınızı yanıtlamak için Eric Hoffer hakkında ayrıntılı bir biyografi sayfasını siz değerli okurlarımız için bir araya getirdik. 25.Temmuz.190221.Mayıs.1983 senesinde doğan Eric Hoffer şu an için 81 yaşında ve Aslan burcundandır. Eric Hoffer doğum yeri ise Bronx, New York, ABDSan Francisco, Kaliforniya, ABD olarak bilinmektedir. Meslek yaşamını ise Yazar olarak devam ettirmektedir.

Eric Hoffer Kimdir? – Eric Hoffer Evi Nerede? – Eric Hoffer Nerede Oturuyor?

Eric Hoffer Kimdir?, evi nerede?

Eric Hoffer, 25 Temmuz 1902 tarihinde ABD, New York, Bronx’da Alman Yahudisi göçmeni bir ailenin çocuğu olarak doğmuştur. Beş yaşındayken annesini kaybetti. Daha 6 yaşında iken de bilinmeyen tıbbi nedenlerden dolayı kör oldu. Hiç eğitim almadı. 15 yaşına geldiğinde ise tedavi olmadığı halde kendiliğinden tekrar görmeye başladı. Gençliğinde babasını da kaybetti.

Parasızlıkla ve fakirlikle uğraşırken fazla zor günler geçirdi. İşportada meyve satıcılığı, tarlalarda ırgatlık, maden işçiliği, limanlarda dok hamallığı gibi çeşitli işlerde geçimini sağlamak maksadıyla çalıştı.

Eric Hoffer, bu çalışmaları esnasında boş zamanlarınde okuduğu Montaigne‘nin ünlü Denemeler kitabının etkisiyle yazmaya karar verdi.

1938 senesinde bir dergide yazıları yayınlanmaya başladı. Kitle hareketlerinin psikolojik temelleri üzerine kaleme aldığı “Kesin İnançlılar” kitabı 1951 senesinde yayımlandı

Eric Hoffer, 1983 senesinde ABD. Başkanı Ronald Reagan tarafından Amerika’nın en mühim ve de en yüksek sivil nişanı olarak anılan Presidential Medal of Freedom madalyası ile onurlandırıldı.

1964 senesinde Kaliforniya’da bulunan Berkeley Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nde danışmanlık görevine başladı. bu sırada hala dok’ta hamallık yapmaya sürüyordu.

Eric Hoffer, 21 Mayıs 1983 tarihinde ABD, Kaliforniya, San Francisco’da 81 yaşında ölmüştür.

Kitapları :
1951 – The True Believer: Thoughts On The Nature Of Mass Movements (Kesin İnançlılar)
1955 – The Passionate State Of Mind, and Other Aphorisms
1963 – The Ordeal Of Change
1967 – The Temper Of Our Time
1969 – Working And Thinking on The Waterfront; a journal, June 1958-May 1959
1971 – First Things, Last Things
1973 – Reflections on the Human Condition
1976 – In Our Time
1979 – Before the Sabbath
1982 – Between the devil and the dragon : the best essays and aphorisms of Eric Hoffer
1983 – Truth Imagined

Eric Hoffer Sözleri :

– Çocuklar cennetin anahtarlarıdır.
– Dağları yerinden oynatmaya yeterli teknik gücün bulunduğu yerde, dağları yerinden oynatan inançlara ihtiyaç yoktur.
Düşmanının en fazla korktuğu şeyleri öğrenmek için seni korkutmak için kullandıklarına bak.
Kendisini bireylerin çobanı olarak gören yardımsever despot devlet, daha fazla koyunun kendisine itaat etmesini ister.
– Küstahlık, zayıf insanın güçlü görünme taklididir.

KESİN İNANÇLILAR (KİTAP ÖZETİ)
Aşağıdaki alıntılar, kitabın Erkıl Günur tarafından çevrilen ve İm Yayınları tarafından yayına giren 2005 baskısından alınmıştır.

Bütün kitle hareketleri, fanatiklerina ölümü göze almak ve birlikte yürüyüşe geçmek duygusu yaratır. Ortaya koydukları program ve telkin ettikleri öğreti ne olursa olsun, bütün kitle hareketleri; aşırılığı, gayreti, göz alıcı umutları, nefreti ve hoşgörüsüzlüğü körüklerler. Yine bütün kitle hareketleri, kuvvetli bir faaliyet akışı yaratmaya muktedirdirler ve körü körüne bir inanç ve sadakat isterler. (s.23)

H.D.Thoreau’ya göre; “Bir insanın işlerini görmesine engel olacak bir derdi varsa, hatta karnı bile ağrıyorsa, bunun için dünyaya yeni bir düzen verilmesi gerektiğine inanır.” (s.33)

Geleceğe bağlı büyük umutlar, güçle desteklenmese bile en tehlikeli bir cüreti yaratabilir. Çünkü, umutla dolu olan kişi, en garip kudret kaynaklarından bile motive olabilir. Misal verilecek olursa bir slogan, bir kelime, bir simge gibi… Aynı zamanda, geleceğe ait bir inanç olmadığı ve büyük nimetler vaat eden öğeler taşımadığı sürece, hiçbir inanç güçlü değildir. (s.36)

Bir ülkeye ya da dünyaya yeni düzen vermek isteyenler, bunu hoşnutsuzluğu körüklemek ya da hedeflenen değişikliğin doğru ve yararlı olduğunu göstermek ya da halkı yeni bir hayata zorlamak yoluyla başaramazlar. Bunu başarmak için geleceğe ait büyük umutların nasıl alevlendirileceğini ve alevin nasıl körükleneceğini bilmeleri gerekir. Ortaya atılan umudun şekli mühim değildir. Bu; ahiretteki Cennet olabildiği gibi, dünya cenneti, yağmacılık, hesapsız servet, tanınmış başarı ya da dünya egemenliği olabilir. (s.36-37)

Geleceğe karşı duyulan korku, bizim şimdiki düzene sarılmamıza; geleceğe ait beslenen umut ise bizim değişikliğe karşı istekli olmamıza neden olur. (s.37)

Umutla dolu olan bireylerin hangi sınıftan oldukları, sonuçta bir fark oluşturmaz. Bunlar; hevesli aydın, toprağa susamış çiftçi, paragözlü spekülatör, aklıbaşında tüccar ve sanayici, basit bir işçi ya da asil bir ağa olabilir. Büyük umutların pençesine takılan bu bireylerin gözleri pekleşir, gerekirse mevcut düzeni yıkarlar ve yeni bir dünya yaratırla. Bu sebeple devrimler, özel haklardan yoksun bulunanlar tarafından yapılabildiği gibi, özel hak (imtiyaz) sahibi bireyler tarafından da yapılabilir. (s.38)

İşsiz kalan bireylerin, kendilerine maddi yardım yapanlardan çok, kendilerine umut aşılayanları takip edecekleri daha kuvvetli bir ihtimaldir. (s.44)

Şimdiki yaşamımızda kişisel ilgilerimiz ve umutlarımız, bu hayatı yaşamaya kıymetli kılmayacak nitelikteyse, hayatı kıymetli kılacak şeyi kendi dışımızda aramaya şiddetli ihtiyaç duyarız. Nefsini adamanın, sadakatinve manevi teslimiyetin her çeşidi, aslında ziyan olan değersiz yaşamımıza bir anlam verebilecek amaçlara can havliyle sarılmamızdır. Dolayısıyla birinin kendini yeni bir kişi yapacak şeye sıkıca sarılması, tabi ki ki hırslı ve aşırı olacaktır. Nefsimize bir dereceye kadar inancımız olabilir ama ulusumuza, dinimize, ırkımıza ya da kutsal amacımıza olan inancımız, aşırı ve uzlaşmaz olmak zorundadır. (s.44-45)

İnsanlar kitle hareketlerine katılmaya hazır duruma geldikleri zaman, yalnızca bir öğretisi ya da programı olan belirli bir harekete değil, genellikle etkili olan herhangi bir harekete katılabilecek duruma gelmişler demektir. Hitler öncesi Almanya’da kaynaşan gençler, Komünist ya da Nazi partisine katılmak için çoğu zaman yazı-tura atma durumunda kalmışlardır. Kitle hareketleri, fanatiklerinı aynı tip insanlar içerisinden seçtikleri ve aynı düşünce tarzındakilere hitap ettikleri için, bütün kitle hareketleri birbirleriyle rekabet halindedir ve birinin kazandığı taraftar, diğeri için bir kayıptır. (s.46-47)

“Böl ve yönet” diye bilinen siyasi oyun, yönetilen halk içindeki çeşitli birlik şekillerinin hepsini zayıflatmak amacına yöneldiği zaman, beklenen sonucu vermez. Etkili bir bölme, birbiriyle rekabet eden ve birbirine kuşku ile bakan kapalı toplulukların (ırksal, dini ya da ekonomik toplulukların) sayısını yükseltmek yoluyla yapılabilir. (s.74)

Dini ve devrimci heyecanda olduğu gibi aşırı vatanseverlik de suçluluk duygusundan kaçmak isteyenlere bir sığınak vazifesi görür. Tuhaftır ki, gerek haksızlık yapan, gerekse haksızlığa uğrayan kişi ve gerek günah işleyen, gerekse üzerinde günah işlenilen kişi, bir kitle hareketine katılmakla, kendini lekeli yaşamından kurtulmuş gibi hisseder. Gerek pişmanlığın, gerekse belaya uğramışlık duygusunun, insanları aynı yöne ittiği görülmektedir. (s.92)

Suçluya karşı bir şefkat duygusu mevcuttur ve bütün kitle hareketleri, suçluyu kazanmak için onun etrafında devamlı kur yaparlar. İkinci Haçlı Seferinin güçlü hatiplerinden St. Bernard, asker toplamak için çağrısını şöyle yapmıştı: “Tanırını en büyük bir lütfudur ve ne paha biçilmez bir kurtuluş fırsatıdır ki Tanrı, katilleri, ırz düşmanlarını, dolandırıcıları, yalancı şahitleri ve her çeşit suç işleyenleri, masum bireyler gibi kendi hizmetine çağırmaktadır.” (s.93)

Bir insanı savaşmaya ve ölmeye hazır duruma getirme tekniği; o insanın kişiliğini bedeninden ayırmaktan ibarettir. Diğer bir ifadeyle; onun kendi gerçek kişiliğine sahip olmasını önlemektir. Bu işlem, o kimsenin kapalı, kolektif bir topluluğun içinde eritilerek o topluluğa uydurulmasıyla, ona hayali bir kişilik tanımak yoluyla, şimdiki zamanın küçümsenmesini ona aşılamak ve onun ilgisini halen yaşamayan şeylere kaydırmak yoluyla, onunla gerçek arasına perde (öğreti) germek yoluyla ve son olarak; ihtiraslar enjekte ederek o kimse ile nefsi içindeki dengeyi önlemek (kişiyi aşırılaştırmak) yoluyla yapılabilir. (s.99-100)

Ölmek ya da yaşamını kaybettirmek, büyük bir törenin ya da dramatik bir oyunun bir sahnesi olduğu zaman kolay görünür. Gözünü kırpmadan ölümün karşısına çıkabilmek için şu ya da bu biçimde bir uydur-inan etkeni gereklidir. Gerçek nefsimiz için, ne bu dünya çapında ne de öbür dünya çapında uğrunda ölmeye değecek hiçbir şey yoktur. Ne zaman ki biz kendimizi sahnede rol yapan bir aktör (yani gerçek olmayan kişi) gibi görürsek, fakat o zaman ölüm, korkunçluğunu kaybeder ve bir uydur-inan hareketi olur. Başarılı bir önderin en mühim işlerinden biri, fanatiklerinda muhteşem bir görev yaptıkları hayalini yaratmak yoluyla ölmenin ve yaşamını kaybettirmenin acı gerçeğini maskelemektir. (s.136)

Aşırının körlüğü, kendisi için bir güç kaynağıdır, çünkü önüne geçeri göremez. (s.207)

Bütün kitle hareketleri, şimdiyi göz alıcı bir geleceğe başlangıç aracı olarak tarif etmek yoluyla değerden düşürürler. Şimdiki zaman, onlara göre büyük mutluluk devrinin eşiğindeki paspastır. Şüphesiz bir gerçektir ki, göz alıcı bir gelecek düşüncesinin ortaya koyduğu umut, cesaret vermek ve kendini unutmak yönünden kuvvetli bir kaynaktır. (s.110)

Umut olmaksızın, karşılıklı fedakarlık ve işbirliği yapmak imkansızdır. Her şey bugünden ibaret olduğu zaman, elimize geçirebileceğimiz her şeye sıkıca yapışır ve onu elden bırakmak istemeyiz. Diğer yanda, her şey ileride ve halen gelmemiş durumda olduğu zaman, elimizdekileri başkalarıyla paylaşmak bize zor gelmez. Bu sebeple umutsuz kalan bireyler içindeki beraberlik bağları kopar ve bu bireyler, ayrı ayrı kişisel çıkar peşine düşerler. (s.111)

Geçmişin ihtişamlı gösterilmesi, şimdiki zamanın küçük düşürülmesi için bir araç olarak kullanılabilir. Fakat umutlu bir geleceğe bağlanmadığı takdirde, geçmişin abartmalı bir halde ortaya konulması, bir kitle hareketinin istediği gözü pek davranışlardan daha çok, temkinli davranışlara neden olur. Diğer yandan, şimdiki zamanı, göz alıcı bir geçmişle göz alıcı bir gelecek içerisinde yalnızca bir bağlantı olarak göstermek kadar küçük düşürücü başka bir yöntem yoktur. Bu sebeple dini kitle hareketleri, göz alıcı geçmiş için insanın yaradılışına kadar giderler, sosyal devrim hareketleri, bireylerin özgür, eşit ve bağımsız oldukları göz alıcı devirlerden bahsederler, milliyetçi hareketler, geçmişteki yücelikleri tekrar canlandırır ya da bunları icat ederler. Geçmiş ile bu biçimde meşgul olmak, yalnızca kitle hareketinin meşru olduğunu ya da eski düzenin meşruluğunu kaybettiğini göstermek arzusundan değil, bunun yanında şimdinin geçmiş ile gelecek içerisinde önemsiz bir geçitten ibaret olduğunu ortaya koymak içindir. (s.111)

Tarihi gerçekleri içinde duymuş olmak, kişide devamlılık anlayışı yaratır. Geçmişi ve geleceği hayalinde iyice canlandırmış olan kesin inançlı kişi, kendisini geriye ve ileriye doğru sonsuz uzayan bir şeyin parçası olarak görür. “Şimdi”nin ve bundan dolayı kendi yaşamının elden gitmesi, onun için önemsiz bir hale gelir. (s.112)

Radikaller ve reaksiyonerler (gericiler), şimdiki zamandan nefret ederler ve onu doğru yoldan çıkmış ve sakatlanmış olarak görürler. Şimdiki zamanda yollarına devam için gerekirse acımasız ve gözü pek olurlar ve nefsinden fedakarlık etme düşüncesine taraftardırlar. Radikaller, insan doğasının sonsuz bir halde olağanüstüleştirilebileceğine inanırlar ve geçmişte denenmiş toplum modelleriyle bağlı kalmaksızın, geçmişte denenenlerden fazla daha güzel bir model oluşturulabileceğini düşünürler. Reaksiyonerler ise, eğer dengeli ve sağlıklı bir toplum meydana getirilmek isteniyorsa, böyle bir toplumun geçmişte denenmiş ve iyi olduğu ispatlanmış bir toplum modeline uygun olması gerektiğini düşünürler. Reaksiyonerler için “gelecek”, tamamiyle yeni bir düzen değil, eski düzenin iyi onarılmış bir şekli olmalıdır. (s.115)

Gerçekte radikal ile reaksiyoner içindeki sınır çizgisi, her daim açıkça belli değildir. Reaksiyoner, kendi idealindeki geçmişi tekrar yaratma durumuna geldiği zaman, radikalist görüşler ortaya koyar. Onun hayal ettiği geçmiş, gerçeğe dayanmaktan çok, olmasını arzu ettiği geleceğe dayanır. O, geçmişi onarmaktan daha çok, yeni şeyler ortaya koyar. Buna benzer bir davranış değişikliği, kendi yeni dünyasını kurmakta olan radikalde de görülür. Radikal, şimdiki düzeni reddettiği ve tahrip ettiği için, kuracağı yeni dünyasını geçmişteki bir noktaya bağlamak zorunluluğunda kalır. (s.115)

Bütün aktif kitle hareketleri, fanatikleri ile dünya gerçekleri arasına, gerçekleri örten bir perde koymaya uğraşırlar. Bunu, mutlak e son gerçeğin kendi öğretileri içinde bulunduğunu ve bunun dışında başka bir gerçek ve kesinlik bulunmadığını telkin etmek yoluyla yaparlar. Kesin inançlı kişi, inançlarına dayanak olan gerçekleri, kendi deney ve gözlemlerinden değil, işte bu kutsal telkinden çıkarmalıdır. Luther demişti ki; “İncil’in dünyasına öyle sarılmalıyız ki, eğer Tanrı’nın bütün meleklerinin bana inancımdan farklı şeyler söylemek üzere geldiğini görsem, inancımın bir hecesinden bile şüphe etmeyi aklımdan geçirmeyeceğim gibi, gözlerimi kapar ve kulaklarımı tıkarım. Çünkü onlar, görülmeye ve duyulmaya layık değildir.” Duygularının ve aklının eldeki verilerin a dayanmak, ihanet ve kafirliktir. Bir inancı olabilecek kılmak için, ne kadar inançsızlık gerektiğini görmek, dehşet vericidir. Körü körüne inanç diye bildiğimiz şey, birden fazla sayıda inançsızlıklar ile ayakta tutulur. Bergson’un işaret ettiği gibi; “bir inancın gücü; dağları yerinden oynatmasından değil, yerinden oynatılacak dağları görmemesinden belli olur”. (s.121-122)

Bir aşırıyı, mantığına ve içten duygularına hitap etmek yoluyla amacından soğutmak ve vazgeçirmek, imkansızdır. O, uzlaşmaktan korkar ve kutsal amacının doğruluğunu ve kesinliğini değerlendirme tekliflerini kabul etmez. Fakat o, kutsal bir amaçtan aniden bir diğeri olanne geçmekte güçlük çekmez. Bir aşırı, akıl yoluyla ikna edilemez fakat kalben başka yöne döndürülebilir. Onun ihtiraslı bağlılığı, bağlandığı amacın niteliğinden fazla daha mühimdir.(s.128)

Bir kitle hareketinde birleştirici etkenlerin en kolay bulunanı ve en geniş kapsamlısı; nefrettir. Nefret, bir insanı kendi kendinden koparıp ayırır ve ona dertlerini ve geleceğini unutturarak onu kıskançlık ve menfaatperestlikten kurtarır. O birinin artık en büyük arzusu, kendi benzerleriyle kaynaşıp ateşli bir kitle haline gelmektir. Bir kitle hareketinin gücü, seçmiş olduğu düşmanın canlılığı ile doğru orantılıdır. Yahudilerin imha edilmesini arzu edip etmediği sorulduğu zaman, Hitler şöyle cevap vermişti: “Hayır… İmha edersek, onları yeniden yaratmamız gerekebilir. Yalnızca ismen değil, cismen mevcut bir düşmanımızın bulunması, esastır.” (s.135)

Ortak nefret, en birbirine uymaz elemanları bile birleştirir. Ortak bir nefreti bir düşmanla beraber paylaşmak, onu bir yakınlık duygusuyla zehirlemek ve bundan dolayı onun karşı koyma gücünü zayıflatmaktır. Hitler, Yahudi düşmanlığını yalnızca Almanları birleştirmek için değil, bunun yanında Yahudi düşmanı Polonyalıların, Romenlerin, Macarların ve hatta Fransızların dayanma gücünü zayıflatmak için kullanmıştır. İdeal Tanrı’nın tek olması gibi, ideal düşmanın da tek olması gerektiği anlaşılmaktadır. Hitler misal verilecek olursaden öğrendiğimiz gibi büyük bir önderin dehası, bütün nefretleri tek bir düşman üzerine toplamaktan ibarettir. Yine uygun bir Tanrı’da olduğu gibi, uygun bir düşman da her şeye kadir ve her yerde hazır olmalıdır. Yahudilere gereğinden fazla önem verdiği kendisine hatırlatıldığı zaman Hitler, şu cevabı haykırmıştır: “Hayır, hayır, hayır!.. Yahudi’nin bir düşman olarak taşıdığı müthiş özelliklere verilen önemin, gereğinden fazla olabilmesi imkansızdır.” En son da, uygun bir düşmanın yabancı olması gerektiğidir. İdeal düşman niteliğini kazanması için yerli bir düşmanın yabancı bir soydan geldiği iddia edilmelidir. (s.136-138)

Suçluluk duygumuzu yenmek için en etkili yol, kendilerine karşı suç işlediğimiz bireylerin gerçekten cezaya layık, kötü ve hatta yaşamını kaybettirülmeye layık bireyler olduğuna, kendimizi ve başkalarını inandırmaktır. Haksızlık yaptığımız bireyler, acınacak bireyler olmadığı gibi, onlara karşı kayıtsız da kalamayız. Ya onlardan nefret edip, onlara eziyet etmeliyiz ya da kendimizi, “kendini aşağı görme” akıntısına bırakmalıyız. (s.141)

Nefreti tahrik etmek yoluyla, bir heyecan, bir bağımlılık ve bir umut oluşturmak olabilecekdür. Martin Luther şöyle demişti: “İstediğim gibi dua edemeyecek kadar kalbim soğuk olduğu zamanlar, aklıma düşmanlarımı getiririm. Bunun bunun yanında, kalbim öfke ve nefretle şişer ve o zaman, yanık yanık dualar edebilirim. Ve öfkem ne kadar kızgın olursa, dualarım da o kadar güçlü olur”. (s.144-145)

Bir kişi, tek başına karar verirken duyduğu tereddütlerden, korkulardan ve şüphelerden kurtarıldığı zaman, zalimlikte ve gaddarlıkta ne kadar aşırı noktalara kadar gideceği belli olmaz. Bir kitle hareketinin tek vücut yapısı içinde kişisel bağımsızlığımızı kaybettiğimiz zaman, yeni bir özgürlüğe kavuşuruz. Bu özgürlük, hiç utanmadan ve vicdan azabı çekmeden; nefret etme, yalan söyleme, işkence yapma, adam yaşamını kaybettirme ve ihanet etme özgürlüğüdür. Bir kitle hareketinin çekiciliği, kısmen bu gerçekte yatmaktadır. Orada biz, başkalarının namusunu lekeleme hakkı buluruz ki, Dostoyevski’ye göre bunun büyüleyici bir cazibesi mevcuttur. (s.146)
Kaynak:Bilgisayfam.net

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu